Benzersiz görselliği ve kışkırtıcı anlatımıyla ‘Deccal’, kim ne derse desin, senenin en önemli filmlerinden biri. Charlotte Gainsbourg ve Willem Dafoe’nun güçlü performanslarıyla, Anthony Dod Mantle’ın imzasını taşıyan muazzam görselliğiyle en az iki kere izlenmesi gereken bir eser ‘Deccal’. ‘Dünyanın en kadın düşmanı filmi’ karşı ödülünü de aldığını belirtmeden geçemeyeceğimiz filmi beyaz perdedeki sansürlü versiyonunun dışında DVD’den orijinal hâliyle izlemek de şart.

Günümüz dünya sinemasının en önemli isimlerinden biri olan Lars von Trier, her yeni filmiyle dikkatleri üzerine çekmeyi, kâfi miktarda sansasyon yaratmayı beceriyor.

Üstadın son filmi “Deccal”de de bu sansasyonun tavan yaptığını rahatlıkla söyleyebiliriz. “Deccal”, 62. Cannes Film Festivali’nde gösterildiği anda olay yaratmıştı zaten; eleştirmenlerin ve seyircilerin büyük çoğunluğunun olumsuz tepkilerine maruz kaldı, içerdiği şok edici sahneler fazlasıyla rahatsız edici addedildi. Lars von Trier, toplumsal ilişkilerden bağımsız biçimde insanın ve doğanın içinde barındırdığı özcü şiddete, vahşiliğe işaret ederken ölçüyü kaçırarak mizojeniye, ortodoksluğa savrulmakla suçlandı. Buna rağmen Trier, “Deccal”i sinemaya olan inancını yansıtan, kariyerinin en önemli filmi olarak gördüğünü beyan ederek sansasyon ateşine körükle gitmekten çekinmedi.

Charlotte Gainsbourg’un muhteşem performansıyla Cannes’da “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü almasıyla da hatırlanan “Deccal”, gecikmeli de olsa, sonunda Türkiye’de de gösterime giriyor. Tabii, filmin orijinalinde yer alan birçok sahnenin sansürleneceğini öngörmek için kâhin olmaya lüzum yok. Dolayısıyla, “Deccal”in sinema salonlarına hangi kısıtlamalarla arz-ı endam edeceği de merak konusu.

“Deccal”, atmosferi, kötümser tonlamalarla hissettirilen karanlık felsefi tezleri ve Trier’in had safhada kuşkucu sinemasal evreninin öfkeyle yüklenmiş tezahürü olarak tanımlanabilecek bir film. Dolayısıyla, konusunu özetlemenin film hakkında belli bir fikir uyandırması pek olası değil, ama yine de kısaca hikâyeyi özetleyelim: Tek çocukları meşum bir kaza sonucu ölen bir çift, gerek bu travmayı atlatmak, gerekse de ilişkilerindeki sorunların üstesinden gelebilmek amacıyla doğanın bağrına, ormandaki ıssız bir dağ kulübesine çekilirler. Fakat hemen akabinde cennet görünümündeki doğa, kendi cehennemsi karanlığını hissettirmeye başlar. Kadın karakterin doğanın özündeki kötücüllükle bütünleşerek kapıldığı şiddetli ve sınırsız histeri, her şeyi daha da beter ve içinden çıkılmaz bir hâle sokar. Her çeşit içgüdüsel duygu patlamasının en son raddesine kadar sergilendiği bir mikrokozmosta iyilik-kötülük, doğruluk-yanlışlık, cennet-cehennem ikili karşıtlıklarından bağımsız bir kaotik çatışma sürecinin öznesi konumunu yüklenen kadın ve erkek, sınırsız bir şiddetle kendilerini dışavurarak modern değerlerin dışına taşan “ilişkisellik” türleri var edeceklerdir.

Lars von Trier, “Deccal”de gotik korku filmlerinin atmosferik öğelerini kullanıyor. Derdini, öfkesini anlatmakta gayet uygun bir tercih bu. Bir yandan da, alıştığımız Dogma akımı standartlarına belli ölçülerde sadık kaldığı da söylenebilir pekâlâ (Artık, Dogma 95’in sinemaya dair benimsediği kısıtlama ve kuralları esnetip, bozmayan bir üyesi kaldı mı ki, diye de sorulabilir tabii.). “Deccal”in, Trier’in ağır bir depresyon sürecinde hayata geçirdiği ultra karanlık bir proje olduğunu duymayan kalmamıştır herhâlde. Bazıları bu açıklamayı, “Deccal”in Trier için bile fazlasıyla tepkisel ve kaynağı işaret edilmeyen öfkeli tonunu mazur görmek için delil olarak gösteriyorlar. Ne ki, bu değerlendirme biçimi en başta Trier’in kendisine büyük haksızlık. Evet, filmin tüm karelerine sinmiş bir yıldırıcı öfke, özcü hınç dili mevcut. Ancak, böylesi bir dili büyük bir cüretle benimsemenin illa ki majör depresyonla koşutlanması, sinema sanatının steril, siyaseten doğrucu kültürel kalıpları ne denli olmazsa olmaz düzeyine getirdiğine de işaret etmekte. Söz konusu “doğrucu” dili, toplumsal / sosyal gerekçeler göstermeden de olsa, sorgulayan, yıkıcı bir nefretle donanmış eserlerin mutlaka hastalıklı ruh hâllerine bağlanması, hakikaten sığ bir analiz yöntemi.

Trier, “Deccal”de yer yer aşırılığa kaçmaktan da çekinmeyerek, psikolojinin temel yasalarını, medeniyetin ve bilimin rasyonel değer yargılarını, tabiri caizse, çatır çatır bombardımana tabi tutmuş. Erkek karakterin temsil ettiği rasyonel, bilimsel değerler, her şeyin akıl yoluyla açıklanabileceği, bu yöntemle var olan sorunlara çözüm üretilebileceği şeklinde zuhur eden modernist düşünce kalıpları, doğanın -ve tabii ki doğaya yatkınlıkla cisimleşen kadının- karşısında yerle yeksan oluyor. Kadın (veya doğa), erkekte sembolize edilen bu müdahaleci çokbilmişliği, neden-sonuç ilişkisi dayatan pozitif analiz biçimlerini anlatılamazın, açıklanamazın, bilinçaltı korkuların dile dökülemeyenlerinin alanına çekiyor. Ve bu alanda sansürsüz, gerçeküstü dışavurumlar düzleminde öylesine bir düşmanlık vuku buluyor ki, görsel izdüşümlerini takip edebilmek bile cesaret istiyor.

Hıristiyan mitolojisi, satanizm, kadim cadı anlatıları “Deccal”in içerik bağlamında çokça önemsemeden döküp saçtığı alıntılar durumunda. Bütün bu kültürel referanslar, esasında filmin görselliğini, planlarını, atmosferini etkiliyor. Mesela, kadının kendi çocuğuna sadistik işkenceler yapmasının herhangi bir metafizik veya klinik nedenini anlatmak derdinde değil Trier. Kadının doğasında mevcut olan tinsel mekanizmanın tetiğine basıldığında ortalığa bunların dökülebileceğini, bunların da karşılıklı etkileşimle her insanın içinde uykuda olan vahşiyi, vahşete eğilimli özü açığa çıkartabileceğini söylemek istiyor gibi. Zira bir yerden sonra zirve yapan kaosun retorik manada bir açıklamasını da sunmuyor yönetmen. Bilinçli olarak seyirciyi rahatsız etmek, dürtmek, tahrik etmek istiyor ve bu uğurda sınırları zorlamaktan da imtina etmiyor. Tabii tüm bu zuhur eden eylemlerin her birinin kavramsal gönderileri, arka planları mevcut. Masaya yatırdığı mevzuya dair zor ve kışkırtıcı sorular soruyor Trier. Kullandığı sarsıcı imajların tümü, kafasında kurduğu, ütopik umutlardan yoksun, darmadağın dünyanın görsel tasvirleri aslında.

Bazıları nedensellik bağları kurulmamış bu kötücüllüğü, fazlasıyla reaksiyoner, çocuksu bulsa da, Trier’in kafasında kurduğu dünyada kaba gerçekliğin ve kendi metafizik önyargılarının hükmü arasında herhangi bir değer sıralaması yok. Tabiatıyla da, “Deccal”deki öfkeli dilin, cinnetin mantıksal bir açıklamasını aramak abesle iştigal olacaktır.

Benzersiz görselliği ve kışkırtıcı anlatımıyla “Deccal”, kim ne derse desin, senenin en önemli filmlerinden biri. Charlotte Gainsbourg ve Willem Dafoe’nun güçlü performanslarıyla, Anthony Dod Mantle’ın imzasını taşıyan muazzam görselliğiyle en az iki kere izlenmesi gereken bir eser ”Deccal”. “Dünyanın en kadın düşmanı filmi” karşı ödülünü de aldığını belirtmeden geçemeyeceğimiz filmi beyaz perdedeki sansürlü versiyonunun dışında DVD’den orijinal hâliyle izlemek de şart. Yaşayan en büyük sinemacılardan biri olan Lars von Trier, yine benzersiz, kolay kolay sindirilemeyecek bir çalışmasıyla seyircilerin karşısına çıkıyor. Bu davete icabet etmeyen sinemaseverler pişman olacaktır.

*Lars von Trier’in ofisinin kapısında yazan cümle.

Film Adı     :     'Kaos hüküm sürüyor' *

Gökhan Gençay


Yorum ekle

Güvenlik kodu
Yenile