“İnsandan Daha Aşağı”: Gaddarlığın Psikolojisi

“İnsandan Daha Aşağı”: Gaddarlığın Psikolojisi

Mesajgönderen primal_war » 11 Nis 2012, 16:35

Resim
Dr. Steve Best

İnsan tarihi, insan doğası ve evrimsel psikolojiye olan ilgimi düşünürsek, David Livingstone Smiths’in “The Most Dangerous Animal: Human Nature and the Origins of War: En Tehlikeli Hayvan: İnsan Doğası ve Savaşın Kökenleri”(2010) adlı kitabının beni çok etkilediğini söyleyebilirim. New England Üniversitesi’ndeki Bilişsel Bilim ve Evrimci Psikoloji Enstitüsü’nün yöneticisi ve kurucularından birisi olan Smith hem net hem de zorlayıcı bir yazar, evrim tarihi üzerine yazan diğer bilgili yazarlar gibi Smith de “insan doğası”na dair dişe dokunur hiçbir teorinin hiçbir şekilde hiyerarşiyi ve diğer gerici değerleri meşrulaştıran gerici değerleri içermediğini ve solcuların-ilericilerin insan doğasının içsel olarak gerici olduğu önkabulünün sadece yanlış olmakla kalmayıp eldeki bilgilerin insanların-ilk ataları primat familyasından 5-7 milyon yıl önce ortaya çıkan insanların- şiddete, savaşa, yabancı düşmanlığına, kabileciliğe ve bizleri bugün rahatsız, işlevsiz ve “tehlikeli” hayvanlar haline getiren diğer özelliklere değil uysallığa yatkın canlılar olduğumuzu ortaya koyduğunu söylüyor.

Smith’in son kitabı “Less Than Human: How We Demean, Enslave and Exterminate Others/İnsandan Daha Aşağı: Ötekileri Nasıl Aşağılıyor, Köleleştiriyor ve Yok Ediyoruz” da hayvan bakış açısı ve total özgürlükle ilgili temaların peşinden gidiyor. Smith’in yeni kitabı bir diğer deyişle, insanlar kendilerini doğadan kopardığında, kendilerini rasyonel yarı tanrılar olarak ilan ettiklerinde ve hayvan türlerine ve doğaya hakim olmak için projeler yürüttüğünde ne tür sistemik ve afet boyutunda sonuçlar ortaya çıktığını ifşa ediyor. Smith’in kitabındaki ana fikir ise; hayvanların türcü kategoriyle insanlardan daha aşağı kabul edilmesi nedeniyle hiyerarşi, cinayet, kölelik ve soykırımın bir kez bir kültür ya da bir halk “insanlık dışı” kabul edilip hayvan” kategorisine “indirgendiğinde” hem kolay hem de meşru bir hal aldığını ortaya koyuyor.

Smith’in son kitabında, yazarın evrimsel psikoloji perspektifinden ve Homo sapiens’in ciddi anlamda sorunlu ve çelişkili bir tür olduğunu altını çizerek Marjorie Spiegel’in “ The Dreaded Comparison: Human and Animal Slavery.Korkutan Benzerlik: İnsan ve Hayvan Köleliği”, Charles Patterson’ın “Eternal Treblinka: Our Treatment of Animals and the Holocaust. Sonsuz Treblinka: Hayvanlara Davranışımız ve Soykırım”, Jim Mason’ın “An Unnatural Order: Roots of Our Destruction of Nature. Doğal Olmayan Bir Düzen: Doğayı Yıkmamızın Kökleri” gibi iyi eserlerde (bu eserlerle ilgili yazılar, eleştiriler ve bazı alıntılar sitemizde var) görülen önemli temaları bir araya getirdiğini görüyoruz.

Soykırım sırasında Naziler Yahudilere sıçan diyordu. Ruanda soykırımında Hutular Tutsilere hamamböceği diyordu. Tarih boyunca köle sahipleri kölelere insan seviyesinin altında yer alan hayvanlar gözüyle baktı.” Less Than Human” adlı eserinde Smith, insanlıktan çıkarma (insandışılaştırma sözcüğünü kullanacağım) sürecinin ne olduğunu tanımlamanın ve bunu ifade etmenin önemli olduğunu; çünkü zulüme ve soykırıma insandışılaştırma sürecinin yol açtığını söylüyor.

“Hepimiz filmlerde gördüğümüz şeylere rağmen, bir insanı soğukkanlılıkla ve yakından öldürmenin psikolojik olarak çok zor olduğunu biliyoruz, ya da insanlara vahşet içeren şeyler yapmanın çok zor şeyler olduğunu biliyoruz”. Bu yüzden, bu tür şeyler olduğunda insanlara “diğer insanlara av hayvanı gibi, virüs gibi ya da yırtıcı hayvanlar gibi davranmalarına engel olan derin ve doğal eğilimlerini yenmeleri” konusunda neyin izin verdiğini anlamanın faydası olabilir.

Rolling Stone yakın zamanlarda Amerikalı askerlerin ölü Afganlarla verdiği pozları yayımladı, Washington eyaletinde mahkeme devam ediyor bu konuda. Cesetlerle poz vermenin yanı sıra “bu askerler –öldürme timi- cesetleri ayrıca hatıra olarak yanlarına aldı. İşte bu, düşmanın bir oyun olarak görüldüğü insandışılaştırma biçimine eşlik eden bir olgudur” diyor Smith.

Ancak bu, tarih boyunca defalarca yaşanmış bir yapının tekrarından başka bir şey değil. Kadim Çin, Mısır, Mezopotamya edebiyatında Smith düşmanlardan insandan aşağı yaratıklar olarak bahsedildiğini gösteren referanslar buldu. Ama basit bir benzerlik söz konusu değil. “İnsanlar ötekileri insandışılaştırırken, aslında onları gerçek anlamda insan seviyesinde olmayan yaratıklar olarak algılıyorlar””. İşte ancak o zaman bu süreç “agresyonu serbest bırakıp agresyonun hedefini moral topluluktan dışlayabiliyor”.

Naziler Yahudileri Untermenschen ya da alt-insanlar olarak tanımladığında bunu metaforik anlamda söylemediler, diyor Smith: “İnsandan aşağı varlıklar gibi olduklarını söylemiyorlardı. Gerçekten böyle olduklarını düşünüyorlardı”.

Smith’e göre, insanlar uzun süre evreni bir değer hiyerarşisi olarak kavradılar, Tanrı en üstteydi, cansız maddeler en alttaydı, geri kalan herşey ise aradaydı. Bu evren modeli bilimsel anlamda bir şey ifade etmese bile “ bir nedenden ötürü evreni böyle kavramaya devam ediyoruz, insan türünden olmayan canlıları da daha alt pozisyonlara yerleştiriyoruz” diyor Smith.

İnsan kategorisinde ise tarihsel anlamda bir hiyerarşi olduğunu görüyoruz. On sekizinci yüzyılda beyaz Avrupalılar- teorinin mimarları- “kendilerini son derece tevazu ile zirvenin en üst noktasına yerleştirdiler”. Kategorinin alt kısımları ise onların düşüncelerine göre kuyruklu maymunlarla dolup taşıyordu.

Bu yüzden “Amerika kıtası yerlileri ve Sahara’daki Afrikalılar insan kategorisinin dibindeki müdavimlerdi”, insan statüsüne kavuştuklarında bile durum böyleydi. Çoğu kez bu insanlara “ruhsuz hayvanlar” deniyordu. İşte bu dramatik insandışılaştırma süreci daha büyük vahşetlerin yaşanmasını mümkün kıldı.


‘Less Than Human’ kitabından bir alıntı

David Livingstone Smith


İnsandışılaştırmanın nasıl işlediğini açıklamaya başlamadan önce önemini vurgulamak istiyorum. Önce insandışılaştırmanın insan tarihindeki en yıkıcı olayda oynadığı rolü kısa anlatmam gerek: yani 2. Dünya Savaşı’nda. Bu savaşta 70 milyondan çok insan öldü, çoğu sivildi. Milyonlarcası çarpışmada öldü. Bir çoğu bombalarla ve nihayetinde nükleer bombalarla diri diri yakıldı. Milyonlarca insan sistemli soykırımların kurbanlarıydı. İnsandışılaştırma bu katliamın çoğunu mümkün hale getirdi.

Önce sondan başlayalım. 1946 Nuremberg doktorları davası Almanya ve Japonya’nın yenilgisinden sonra Almanya’da düzenlenen 12 askeri mahkemenin ilkiydi. 20 doktor ve 3 yönetici- 22 erkek ve tek bir kadın- insanlığa karşı işlenen suçlardan ve savaş suçlarından dolayı yargılandılar. Bu insanlar Hitler’in ötenazi programına katılmıştı, yaşamaya uygun olmadığı düşünülen yaklaşık 200 bin mental ve fiziksel özürlü insan gaz odalarına gönderilmişti; bu insanlar binlerce Yahudi, Rus, Ve Polonyalı tutuklu üzerinde şeytani tıbbi deneyler yürütmüşlerdi.

Başsavcı Telford Taylor açılış konuşmasına şu acı sözlerle başladı:

“Bu davadaki sanıklar tıp adına işlenen cinayet, işkence ve diğer vahşetlerle suçlanıyorlar. Bu suçların kurbanları yüzbinlerce insan. Bir avuç insan hâlâ yaşıyor; birkaç hayatta kalan kurban mahkemeye gelecek. Ama bu zavallı kurbanların çoğu maruz bırakıldıkları işkenceler sırasında öldüler ya da daha işkence başlamadan katledildiler. Katilleri için, bu zavallı insanlar insan değildi. Bu insanlar yük vagonlarında gelmişlerdi ve onlara hayvanlardan bile kötü davranılmıştı.”

Taylor deneyleri detaylı bir şekilde anlatmaya başladı. Bu insan kobayların bazıları yükseklerden paraşütle atlama deneyleri simüle etmek için oksijenden mahrum bırakılıyordu. Diğerleri donmuştu, sıtmaya yakalanmışlardı, ya da hardal gazına maruz bırakılmışlardı. Doktorlar derilerinde yaralar açıyor, yaralara kırık cam ya da ahşap parçaları sokuyorlar, ardından kan kanallarını bağlayarak kangrene yol açmak için yaraya bakteri yerleştiriyorlardı. Taylor erkek ve kadınlara nasıl deniz suyu içirildiğini, tifo ve diğer ölümcül hastalıklarla nasıl enfekte edildiklerini, zehirlenip fosforla nasıl yakıldıklarını ve tıp personelinin vicdanlarında zerre kadar pişmanlık duymadan bu insanların acı dolu haykırış ve çığlıklarını, şiddet dolu kasılmalarını bir bir kaydettiklerini anlattı.

Taylor’ın anlatısındaki ifadeler o kadar dehşet verici ki bazı şeyleri basit bir retorik olarak gözden kaçırmak çok kolay: “bu zavallı insanlara…hayvanlardan daha kötü davranıldı” cümlesi gibi. Ama bu yorum derin ve köklü bir anlama sahip bir soru koyuyor önümüze. Bir grup insanın başka bir grup insana sanki onlar insan değilmiş gibi davranmasını mümkün kılan şey nedir?

Kaba bir yanıt bulmak zor değil. Düşünmek eylemi hazırlar, insanları insan değilmiş gibi düşünmek de felaketin kapısını açar. Naziler kurbanlarının statüleri konusunda netti. Onlar untermenschen’di- alt-insanlar(insanın altında yer alanlar)- ve böylece onların insan türünü birbirine bağlayan moral hak ve yükümlülükler sisteminden dışlanması mümkün olmuştu. İnsan öldürmek yanlıştır ama bir sıçanı yok etmek normaldir. Naziler için bütün Yahudiler, Çingeneler ve ötekiler birer sıçandı: tehlikeli, hastalık yayan sıçanlar.

Bu soykırım projesinin ana kurbanları Yahudilerdi. Başlangıçtan beri Hitler ve onu takip edenler Yahudilerin insanlıkta soylu olan herşeye yönelik bir ölümcül tehdit oluşturduğuna emindi. Nazi vizyonuna göre bu uygarlık düşmanları bir parazitti- bakteri, sülük gibi, bulaşıcı hastalık taşıyan canlılar gibi. Hitler 1943’te şöyle söylüyordu: “bugün, uluslararası Yahudilik halkların ve devletlerin çürümesinin sebebidir, aynen eskiden olduğu gibi. İnsanlar bu virüsten kurtulacak gücü kendilerinde bulamadıkça da böyle kalmaya devam edecekler”. Hem ölüm kampları (bit temizliği odalarından model alınan gaz odaları) hem de einsatzgruppen (doğu Avrupa’yı ilerleyen Almanya ordusunun önünde dolaşan paramiliter ölüm takımları) Nazilerin ölümcül bir salgın hastalık olarak algıladıkları şeye dair tepkileriydi.

Bazen Naziler düşmanlarını içi şeytani bir kötülükle dolu, kana susamış yırtıcı hayvanlar olarak görüyordu, parazit olarak değil. Partizanlar Sovyetler Birliği’ndeki işgal bölgelerinde Alman kuvvetlerine karşı gerilla savaşı başlattığında Alman ordusunun kumandanı Walter von Reichnau “insan seviyesinden aşağıdaki Yahudi kalıntılarına karşı şiddet dolu ama adil bir ceza” verilmesini emretti (Naziler bütün düşmanlarını “uluslararası Yahudiler” olarak düşünüyor ve Yahudilerin Rusya, İngiltere ve ABD’nin hükümetlerini kontrol ettiğini düşünüyordu). Askeri tarihçi Mary R. Habeck “asker ve subayların Rusları ve Yahudileri yok olup gitmesi gereken…”hayvanlar” olarak gördüğünü” onaylıyor.” Düşmanın insandışılaştırılması Alman askerleri ve subaylarının Nazilerin savaşla ilgili yeni vizyonuna destek vermesine ve Sovyetlere hiçbir merhamet göstermeden onlarla savaşmasına izin veriyordu”.

Soykırım insandışılaştırmanın yıkıcı etkisinin en kapsamlı şekilde belgelenmiş örneğidir. Olayın dehşet vericiliği insanın hayal gücünün sınırlarını aşar. Ancak gene de, bu konuya odaklanmak tuhaf bir şekilde insanı rahatlatabilir. Third Reich’ın anormal bir sapkınlık, bir çeşit kitlesel delilik olduğunu, politik iktidarı ele geçirmek için hileler yapan ve kendi istedikleri gibi bir ulus kurmak için çalışan dengesiz ideologlar tarafından hayata geçirilen bir delilik olduğunu düşünmek çok kolay. Alternatif olarak, Almanların kendilerine özgü zalim ve kana susamış bir halk olduklarını (veya hâlâ öyle olduklarını) hayal etmek de insanı cezbediyor. Ama bu tanılar tehlikeliler, yanlışlar. Nazi olgusuna dair insanı en rahatsız eden şey, Nazilerin deli ya da canavar olmamaları. En rahatsız edici olan şey, hepsinin sıradan insanlar olmaları.

2. Dünya Savaşı’ndaki insandışılaştırmayı düşündüğümüzde, aklımıza ilk önce Soykırım geliyor, ama düşmanlarını insandışılaştıran sadece Almanlar değildi. Nihai Çözüm’ün mimarları öldürücü programlarını ırksal hijyen için hayata geçirirken Rus-Yahudi şair ve yazar Ilya Ehrenburg Stalin’in Kızıl Ordu’suna dağıtılması için propagandalar yazıyordu. Bu yazılar insandışılaştırıcı bir retorikle dolup taşıyordu: “ Almanya’nın hayvani nefesinin kokusu”ndan söz ediyor ve Almanları “savaş tekniğinde ustalaşmış iki bacaklı hayvanlar” olarak tanımlıyordu…yok edilmesi gereken “ersatz insanlar”. “Almanlar insan değildir” diye yazıyordu Ehrenburg, “eğer bir Alman öldürürseniz, bir tane daha öldürün- bizim için Alman cesetlerinden oluşmuş bir tepe gibi eğlendirici hiç bir şey yok”.

Boş sözler değildi bunlar. Wehrmacht 23 milyon Sovyet yurttaşının hayatını aldı, bunların neredeyse yarısı sivildi. Savaşın met ceziri döndüğünde Rus güçlerden oluşan bir sel doğudan Almanya’ya aktı, engellenemez ilerleyişleri bir tecavüz ve cinayet orjisine dönüştü.” Yazar Giles Mc Donough “hepsi Ehrenburg ve diğer Sovyet propagandacıları tarafından kışkırtılmışlardı” diye yazıyor:

“Doğu Prusya Kızıl Ordu tarafından girilen ilk Alman bölgesiydi…tek bir gecede Kızıl Ordu yetmiş iki kadın ve bir adamı öldürdü. Kadınların çoğuna tecavüz edildi, bu kadınların en yaşlısı 84 yaşındaydı. Kurbanların bazıları çarmıha gerilmişti… batıya kaçmayı başaran bir tanık ise bütün bir tank bölüğü tarafından akşam sekizden sabah dokuza dek tecavüze uğrayan zavallı bir köylü kızından söz ediyordu. Bir adam ise öldürüldü ve domuzlara yedirildi”.

Cem

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2012/04/09/insandan-daha-asagi-gaddarligin-psikolojisi/
Kullanıcı avatarı
primal_war
Moderatör
 
Mesajlar: 1065
Kayıt: 25 Oca 2010, 09:52

Geri Dön İnsan / Hayvan / Bitki

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


cron